Sanal Kuşatma ve Medya Krizi: Dijital Tehditler, Ekranın Kurtuluşu ve Çözüm Yolları

  • ANASAYFA /
  • Sanal Kuşatma ve Medya Krizi: Dijital Tehditler, Ekranın Kurtuluşu ve Çözüm Yolları
service

Sanal Kuşatma ve Medya Krizi: Dijital Tehditler, Ekranın Kurtuluşu ve Çözüm Yolları

  • 04 Ağustos 2026
DESTEK VEREN KURUM VE KURULUŞLAR:
  • Maarif Platformu
  • Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) İstanbul Şubesi
  • Tekden Film
  • Uluslararası Sinema Derneği
  • İstanbul Ticaret Üniversitesi
KATKI SUNANLAR:
  1. Ahmet Kavlak (Doç. Dr., Iğdır Üniversitesi)
  2. Ahmet Kırkkılıç (Prof. Dr., Atatürk Üniversitesi)
  3. Ali Öztürk (Prof. Dr., Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi, Eğitim Fakültesi)
  4. Dursun Ali Tokel (Prof. Dr., Fatih Sultan Mehmet Vakıf üniversitesi, İnsan ve Toplum B. Fakültesi)
  5. Gürkan Ergen (Doç. Dr., Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Eğitim Fakültesi)
  6. İsrafil Kuralay (Yedirenk Film ve İletişim, İstanbul Ticaret Üniversitesi)
  7. Kemal Tekden (Dr., İş adamı ve siyasetçi, Tekden Film)
  8. Mesut Uçakan (Yönetmen)
  9. Mahmut Bıyıklı (Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi Başkanı)
  10. Mehmet Nur Tuğluk (Doç. Dr., Yıldız Teknik Üniversitesi, Eğitim Fakültesi)
  11. Osman Çakmak (Prof. Dr., İstanbul Rumeli Üniversitesi, Maarif Platformu Başkanı)
  12. Nazif Tunç (Yönetmen)
  13. Sefa Saygılı (Prof. Dr., Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi, Psikoloji Bölümü)
  14. Taner Erol (Dr., Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi, Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu)
  15. Tahsin Gülhan (Yazar, Davranış Bilim Uzmanı)

GİRİŞ: Ekran, Kimlik ve Anlam Bunalımı

Türkiye bugün, küresel sömürge aklının kıskacında, birbirini besleyen iki yapısal krizin tam merkezinde durmaktadır: Ekran krizi ve şahsiyet (kimlik) krizi. Biri diğerinin hem müsebbibi hem de neticesi olan bu iki krizin kök saldığı ortak bir zemin vardır: Varlık tasavvuru (ontoloji) ve bilgi tasavvurundan (epistemoloji) kopuşun ruhlarda açtığı devasa anlam boşluğu.

Batı felsefesi mevcudatı mekanik parçalara ayırarak kâinatı ruhsuzlaştırırken; bizim medeniyetimiz varlığı (yaratılmışları), Sâni-i Zülcelâl’in esma ve sıfatlarının bir aynası olarak bütüncül bir “Hikmet” çatısı altında birleştirir. Seküler aklın ürettiği bilimlerin gayesi salt “eşyaya dair malumat” yığmak iken; bizim asıl gayemiz Yaradan’ı bilmek (tevhid) ve kendini bilmek sırrı ve nefis terbiyesidir. Bu ulvi iddia; aslında varlık (ontoloji), bilgi (epistemoloji) ve ahlâkın tek bir Tevhid hakikatinde meczolmasıdır.

Bizim irfan geleneğimizde hakikat bilimi, mevcudatın aslını, insanın kâinattaki yerini (eşref-i mahlûkat) ve hilkat gayesini (yaratılış amacını) anlamlandıran temel şuurdur. Maarif davası bağlamında bu varlık tasavvuru, tam olarak şu can alıcı soruyla yüzleşir: Mektep, talebeye fıtratını, “gaye-i hayalini” ve hangi kadim hikmet geleneğine mensup olduğunu verebiliyor mu?

Varoluşunun sırrını ve bu hakikatli soruların cevabını kendi medeniyet havzasında bulamayan nesiller, kaçınılmaz bir şahsiyet buhranına sürüklenir; kaybettiği aidiyetini ve irfanını dijital ağların dipsiz ve tehlikeli dehlizlerinde aramaya başlar. Küresel sömürge nizamının zihinleri işgal eden en sinsi aparatı olan ekran ise tam da ruhlarda açılan bu varoluşsal boşlukta devreye girerek kitleleri esir alır.

Modern terbiye (pedagoji) ilmi de aslında kadim hikmetin bu hakikatini teyit etmektedir. Nitekim Erikson (1968), şahsiyet inşasının ergenlik (büluğ) döneminde en keskin kırılma noktasına ulaştığını; bu hayati eşiğin ancak “numune-i imtisal” (rol model) şahsiyetlerin rehberliğinde, aşkın (dikey) kıymetler silsilesiyle ve ulvi bir gaye-i hayal (vazife ve mesuliyet şuuru) etrafında sağlıklı biçimde aşılabileceğini vurgular.

Öte yandan Baumeister ve Leary (1995), insanın o fıtri mana arayışını ve yüce bir bütüne mensubiyet (aidiyet) ihtiyacını, insanı harekete geçiren en temel muharrik güç olarak tanımlar. Bu hayati ve ruhi ihtiyaçların mektep, aile veya cemiyet tarafından karşılanamadığı o tehlikeli ve gri boşluklarda; ferdin savrularak nefsani, tahripkâr ve yıkıcı sapmalara sürüklendiği, günümüzün modern deneysel verileriyle de açıkça ispat edilmiştir (Twenge ve diğ., 2001).

Türkiye’nin maarif nizamını (eğitim sistemini) yeniden inşa etme sancıları da tam olarak bu sarsıcı teşhise, bu kök hakikate işaret etmektedir.

Analitik bir tahlille ifade etmek gerekirse; insan ruhu, tıpkı fiziksel tabiat gibi boşluk kabul etmeyen bir mimariye sahiptir. Mektep, talebesinin kalbine kavi bir şahsiyet ve zihnine köklü bir medeniyet tasavvuru nakşedemediği takdirde; ruhlarda açılan o devasa gedik, küresel algı mühendisleri ve sömürge aklı tarafından anında ve acımasızca işgal edilmektedir. Zira sahipsiz bırakılan bir tarlayı nasıl ki ayrık otları ve dikenler istila ederse, irfan ve hikmet tohumlarıyla doyurulmayan bir zihni de başkalarının ürettiği yabani kurgular esir alır. Varlık boşluk kabul etmemektedir. Sizin boş bıraktığınız alan, boş kalmamaktadır, varlığın tabiatı gereği bir başka unsur tarafından o boşluk hemen doldurulmaktadır. Sorun şudur: O boşluğu kim neyle doldurmaktadır ve bu varlığın hakikatiyle uyumlu mudur değil midir?

Anlaşılmaktadır ki bu temel boşluğun neticesinde ortaya çıkan tablo, sıradan bir kültürel yönelim değil, “zihin işgali” mekanizmasıdır. Ekranların vitrinine sürülen mafya dizilerindeki yozlaşmış şiddet estetiği, sanal arenalara hapsedilmiş dijital gladyatörlük ve sosyal medya panayırlarının ürettiği sahte “numune-i imtisaller” (statü putları / fenomenler); aslında fıtri bir mana ve aidiyet arayan neslin açlığını sömüren zehirli birer oyuncaktır. Bu idrak operasyonu, gençliğin ulvi anlam arayışını hakiki bir gıdayla doyurmak yerine; sahte hazlar ve sanal statülerle uyuşturarak onları gönüllü bir esarete mahkûm etmekte ve ruhlarındaki o haklı boşluğu, onları köleleştirerek bastırmaktadır (Erdoğan vd., 2012; Tosyalı, 2018)

Dolayısıyla mesele, sathî ve basit bir “ekran veya teknoloji buhranı” değildir. Ekran, mezkûr boşluğun bizzat müsebbibi değil; seküler nizamın ruhlarda açtığı o derin gediği, küresel sömürge aklının menfaatleri doğrultusunda tesirli şekilde sömüren sinsi bir aygıttır. Asıl yüzleşmemiz gereken çetin hakikat; bu zihinsel ve temel boşluğun kurumsal düzeyde nereden, nasıl ve niçin üretilip beslendiğidir.

Klavyeyi kullanan ya da kalemi tutan elin; dünya algısı, arzuları, beklentileri ve ideolojik yönelimi, zamanla bir propaganda aracına dönüşerek toplum üzerinde arzu ettiği dönüşümü gerçekleştirme kapasitesine sahip olabilir. Bu nedenle, toplum mühendisliği bağlamında üretilen içeriklerin ve bunları üreten aktörlerin etkisi ciddiyetle ele alınmalıdır. Zira bu kirli ellerin ortaya koyduğu metinler, yalnızca bireyi yozlaştırmakla kalmamakta; aynı zamanda gelecek kuşaklarla ecdat arasında kurulan tarihî, kültürel ve medeniyet bağlarını da zayıflatmaktadır. Bu noktada asıl sorulması gereken, böylesi bir yaklaşımın hangi amaçla benimsendiği ve nihai hedefinin ne olduğudur. Doğru sorular sorulabildiği ölçüde, doğru cevaplara ulaşmak da mümkün olacaktır.

Salt imtihan odaklı işleyen mevcut maarif paradigması, talebeyi hakikatin ve ulvi bir mananın izinde yetiştirmek yerine; onu rakamların, puanların ve suni sıralamaların cenderesinde helak etmektedir. İnsanı makineleştiren bu sistem; acımasız rekabeti uhuvvet ve tesanüdün (kardeşlik ve dayanışmanın), ruhsuz test neticelerini tekâmül (gelişim) sürecinin, ham ve yığınsal malumatı ise hikmet ve irfanın önüne geçirmektedir. Biliyoruz ki, irfanla demlenmemiş malumat, zihne yükten başka bir şey değildir.

Bu kurumsal tahribatın en acı faturası ise, eğitimin merkezindeki rehberin dönüştürülmesidir. Talebenin kalbine dokunan, ona hal ve kâl ile (davranış ve sözle) şahsiyet aşılayan bizim kadim “muallim” tasavvuru; sistemin çarkları arasında evrak dolduran bürokratik bir kamu memuriyetine indirgendikçe, medeniyet inşasındaki mana aktarımının en hayati taşıyıcı kolonu da kendi ellerimizle yıkılmış olmaktadır.

Tüm bunların üzerine bina edilen tepeden inmeci, merkeziyetçi ve tornadan çıkmış tek tip müfredat dayatması ise; nesillerin kendi irfan havzasıyla, mahalli dinamikleriyle, tarihsel derinliğiyle ve fıtri varoluşuyla (ontolojik kökleriyle) sahih ve sahici bir bağ kurmasının önüne aşılmaz duvarlar örmektedir. Kendi toprağına yabancılaşan bir fidanın, evrensel fırtınalar karşısında ayakta kalması düşünülemez.

Modern psikolojinin ekolojik sistemler yaklaşımıyla (Bronfenbrenner, 1979) ve yerel saha tahlilleriyle (Ereskici vd., 2024; Tutan vd., 2025) de teyit edildiği üzere; insanın en mukaddes sığınağı olan aile irfan aktaramıyor, mektep hikmet zemininde bir mana üretemiyor ve cemiyet (toplum) pusulasız, kaygan normlar sunuyorsa, nesillerin o amansız varoluş girdabına kapılması kaçınılmazdır. Bugün Türkiye’de denetimsiz dijital mecraların ve akran hegemonyasının, ailenin ve mektebin fıtri ve asil vazifesini fiilen gasp ederek yerini alması (ikame etmesi), tam da toplumsal kalelerin düştüğü bu kurumsal fay hattında gerçekleşmektedir.

Elinizdeki bu rapor, işte bu ontolojik (varoluşsal) krizi merkeze alarak; medya ve dijital içerik kuşatmasının toplumsal dokumuzda açtığı derin tahribatı üç stratejik sacayağı üzerinden tahlil etmektedir:

  1. Teşhis: Krizin anatomisi ve arka plandaki küresel/yapısal sömürge aklının deşifresi.
  2. Tahlil (Analiz): Yaşanan kültürel, ruhi ve pedagojik erozyonun kadim varlık tasavvuru bağlamındaki yansımaları.
  3. Yol Haritası: Ekranı, zihinleri işgal eden küresel bir tehdit aparatından, kendi medeniyet inşamız için işlevsel bir fırsata dönüştürecek somut ve stratejik politika adımları.

Temel iddiamız ve manifestomuz son derece nettir: Ekranları toptan yasaklayıp fişi çekmek ne çağın pratik gerçekleriyle bağdaşır ne de yapısal bir çare üretir. Asıl sömürge karşıtı ve anti-emperyalist beka mücadelesi; bu dijital aygıtların yularını arka plandaki kurgucu ellerden ve küresel platform tekellerinden söküp alarak, onları kendi medeniyet tasavvurumuzun birer hakikat ve anlam üretim merkezine dönüştürme iradesidir. Bu irade, ancak çelikten bir “devlet aklı” ile kuşanıldığında zafere ulaşabilir.

Zira sessizce ve derinden ilerleyen sinsi salgınların en ölümcül yanı, bünyeyi çürütmesinden ziyade, hastaya hastalığını unutturması ve maruz kalınan o korkunç yozlaşmayı “normal” kılmasıdır.

GÖRSEL KUŞATMAYA KARŞI STRATEJİK DEVLET AKLI VE KURUMSAL SEFERBERLİK

“Bir aracı yasaklamak kolaydır; fakat kökleşmiş bir alışkanlığı ancak ondan daha ulvi bir alışkanlık inşa ederek değiştirebilirsiniz.”

Türkiye’nin bugün maruz kaldığı ağır medya ve idrak krizinin aşılabilmesi için atılacak ilk radikal adım; hastalığın yüzeye vuran arazlarına (semptomlarına) geçici pansumanlar yapmaktan derhal vazgeçip, asıl teşhisi cesaretle koyabilmektir. Şunu kesin bir dille kabullenmeliyiz: Ekranlar, kitlelerin boş vakitlerini uyuşturarak tüketen masum birer eğlence veya tarafsız birer enformasyon aracı değildir. Bilakis onlar; küresel sömürge nizamının arka planındaki o tahripkâr ve kurgucu irade tarafından, nesillerin zihnini ilmek ilmek işlemek üzere tasarlanmış en stratejik işgal aygıtlarıdır. Ekran; içinden geçen hakikat ışığını, sömürgeci küresel merkezlerin karanlık arzuları doğrultusunda kırarak kitlelerin şuuraltında sanal ve kurgusal bir kölelik dünyası inşa eden devasa bir ideolojik prizmadır (Couldry ve Hepp, 2017).

Bu amansız dijital işgale karşı devlet aklının kuşanması gereken temel strateji; ekranı toptan bir tehdit addedip ondan kaçmak yahut etrafına pasif, aşılabilir yasak duvarları örmek olamaz. Asıl sarsılmaz mücadele; bu etkili silahı o tahripkâr küresel aklın tekelinden zorla söküp alarak, onu millî şuurun, ahlakın, irfanın ve sahih öğrenmenin yerli ve millî bir mecrasına dönüştürme iradesidir (İnal, 2009; Kejanlıoğlu, 2004). Zira sizden olmayan bir kaynak sizden birini yetiştirmez; içinizde sizden olmayan biri, bir sepet elma içindeki çürük bir elma gibidir; kendi çürük olmakla kalmak bir müddet sonra bütün sepeti ifsat eder.

Türkiye’nin içine çekildiği bu medya ve dijitalleşme krizi, tek tek sinekleri avlamakla kurutulamayacak kadar derin bir bataklık meselesidir. Böylesine devasa bir varoluş ve beka sorununu sadece “bireysel ebeveyn farkındalığına” indirgemek, cephede ağır bombardıman altındaki bir askere “kendi zırhını evinde kendin doku” demek kadar abesle iştigaldir. Karşımızdaki tehdit, sömürge düzenini artık topla tüfekle değil; doğrudan doğruya varlık tasavvurumuzu ve bilgiyi, hakikati algılama idrakimizi işgal ederek tasavvurumuzu ve ağ mimarisidir.

Ne yazık ki devlet aklı bugüne dek, ekranlardan kitlelere zerk edilen zehrin çoğunlukla sadece “görünürdeki arazlarıyla” (reyting hırsı, yüzeysel argo, kaba şiddet) oyalanmış; asıl bu zehrin damıtıldığı arka plandaki entelektüel laboratuvarları ve kurgu merkezlerini ıskalamıştır. Hakiki ve kalıcı bir kurtuluş; devlet kurumlarının küresel fon ağlarına, ithal formatlara ve dijital sömürge şablonlarına olan gönüllü teslimiyetini bıçak gibi kesip atan, eşgüdümlü ve çelikten bir politika mimarisini acilen zorunlu kılmaktadır.

Devletin ilgili kurumları, başta RTÜK olmak üzere, geçici tedbirler veya belirli yayınlara yönelik yasaklamalarla bu sorunu kalıcı biçimde çözmeye muktedir değildir. Çünkü sorun, artık bireysel örneklerin ötesine geçmiş; çocuklar ve gençlerin yanı sıra yetişkinleri de etkileyen toplumsal bir boyut kazanmıştır. Bu nedenle yalnızca ceza ve yasaklama odaklı politikaların uzun vadede yeterli olması beklenmemelidir.

Kalıcı çözüm, eğitim sisteminden başlayarak çok boyutlu ve bütüncül bir yaklaşımın benimsenmesini gerektirmektedir. Okul ile aile arasında güçlü bir iş birliği kurulmalı, çocukların medya okuryazarlığı, eleştirel düşünme becerileri ve değer temelli eğitim süreçleri yeniden yapılandırılmalıdır. Bunun yanında, medyada oluşan içerik boşluğunu nitelikli ve alanında uzman isimlerin doldurması büyük önem taşımaktadır.

Toplumsal ve kültürel değerlere duyarlı içerik üreticilerinin medya sektöründeki temsil oranının sınırlı olduğu görülmektedir. Özellikle yapımcılar, senaristler ve yaratıcı ekipler arasında bu hassasiyetleri gözeten isimlerin sayısının artırılması önem arz etmektedir. Kamu yayıncılığı yapan kuruluşlar dâhil olmak üzere televizyonlarda yayımlanan çizgi filmler, diziler ve diğer yapımlarda Türk aile yapısını, kültürel mirası ve toplumun önem verdiği değerleri destekleyen içeriklerin daha güçlü şekilde yer alması beklenmektedir.

Benzer şekilde karikatür, mizah, tiyatro, animasyon, dizi ve sinema gibi kültür endüstrilerinde de bu hassasiyetleri gözeten nitelikli insan kaynağının artırılmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Söz konusu sorun, tek bir kurumun müdahalesiyle veya yalnızca yayın denetimiyle çözülebilecek bir mesele değildir. Eğitim politikaları, aile yapısı, medya sektörü, kültür endüstrileri ve kamu kurumlarının eşgüdüm içinde hareket etmesini gerektiren çok yönlü bir süreçtir.

Bu kapsamda, devlet okullarında medya okuryazarlığı ve değer temelli eğitimin müfredatta daha güçlü biçimde yer alması, bu hassasiyetleri benimseyen öğretmenlerin yetiştirilmesi, çocuklarına rehberlik edebilecek bilinçli ebeveynlerin desteklenmesi ve alternatif içerik üretebilecek yeni kuşak yapımcı, yazar ve sanatçıların teşvik edilmesi önem taşımaktadır. Bunun yanında, toplum üzerinde olumsuz etkiler oluşturduğu değerlendirilen içeriklere yönelik hukuki düzenlemelerin ve denetim mekanizmalarının etkin biçimde işletilmesi de gerekmektedir. Ancak eğitim, aile, medya, kültür politikaları ve kamu otoritesinin ortak sorumluluk üstlendiği bütüncül bir yaklaşımla bu tehlikenin üstesinden gelmek mümkün olacaktır.

Millî Eğitim Bakanlığı: Test Cenderesinde Mekanik Köleler Yetiştirmeye Son Vermeli.  

Geleceğin mimarı olması mukadder olan maarif nizamımız; ne yazık ki bugün gençleri kendi ontolojik köklerine yabancılaştıran ve onları küresel kapitalist pazarın ruhsuz, sadık birer aparatına dönüştüren devasa bir öğütme makinesi gibi çalışmaktadır.

Taze zihinleri ruhu alınmış yığınsal malumatların altında ezen; nesilleri eşyanın hakikatini kavramaktan (hikmetten) ve hayata dokunan ameli donanımdan (mesleki yetkinlikten) fersah fersah uzaklaştıran bu ithal ve test odaklı eğitim paradigması; en nihayetinde iradesi felç olmuş kitleler yaratarak, gençleri dijital mecraların ve algı mühendislerinin karşısında tamamen savunmasız bırakmaktadır (Karaman & Karataş, 2009; Altun, 2010).

Şu korkunç tabloyla yüzleşmek mecburiyetindeyiz: Türkiye’nin mevcut eğitim işleyişi, talebeyi hakiki manada hayata hazırlayan bir “irfan ocağı” vasfını büyük ölçüde yitirmiş; bunun yerine küresel sömürge çarklarının ihtiyaç duyduğu, beş şık arasına hapsedilmiş itaatkâr “mekanik zekâlar” imal eden soğuk bir fabrikaya dönüşmüştür.

Bu bağlamda, Millî Eğitim Bakanlığı’nın önündeki en hayati stratejik hamle; tek tipçi zorunlu eğitim kalıplarının ve merkeziyetçi müfredat dayatmasının zihinlere ördüğü bu kısır sarmalı devlet aklıyla kökünden söküp atmaktır.

Kendi medeniyet tasavvurumuz üzerinde yükselecek Maarif Modelinin  hayata geçirilmesi ancak şu radikal adımlarla mümkündür: Bilginin  kaynağını Batılı, seküler ve sömürgeci kodların tasallutundan kati surette arındırmak; gençliğin ömrünü heba eden o merkezi sınav ve test tekeli sistemini tamamen tasfiye etmek ve bunun yerine, fıtri kabiliyeti ve mesleki eğitimi sistemin kalbine yerleştiren, insanın tekâmül sürecini bir bütün olarak okuyabilen sahici, derinlikli ve anlamlı bir ölçme-değerlendirme nizamı inşa etmek.

 Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı: Mahremiyet Kalesine Sızan Dijital Truva Atları

Ailenin mukaddesatını muhafaza etmekle mükellef olan mevcut sosyal politikalar; küresel sömürge ağlarının evlerimizin, hatta zihinlerimizin en mahrem köşelerine kadar soktuğu o dijital Truva atlarını görmezden gelmekte ve ne yazık ki yalnızca yıkılan yuvaların soğuk istatistiğini tutan pasif bir tutanakçıya dönüşmektedir.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, toplumsal dokumuzun ana hücresi olan aileyi; dışarıdan kurgulanan kültürel ve idraki saldırılara karşı şahsiyet inşasının ve medeniyet müdafaasının sarsılmaz, en kudretli kalesi olarak acilen yeniden konumlandırmak zorundadır. Zira bugün yüzleştiğimiz en sinsi beka tehdidi; ailenin varlığı anlamlandırma ve bilgiyi süzme kabiliyetinin  içeriden çökertilmesidir. Artık hane içinde anne, baba ve evlat “hakkı ve batılı”, “doğruyu ve yanlışı” kendi kadim irfan pınarlarından değil; doğrudan doğruya küresel şebekelerin dayattığı o kurgusal ve zehirli formatlardan öğrenir hâle gelmiştir.

Her medeniyetin, toplumsal bütünlüğünü koruyan ve sosyolojik çözülmeyi önleyen kendine özgü temel dinamikleri bulunmaktadır. Toplumumuzda da bu dinamiklerin en önemlilerinden biri aile kurumudur. Bu nedenle aile yapısında meydana gelen değişimler, yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel sonuçlar doğurmaktadır.

Son yıllarda medya içeriklerinde bireysel özgürlük ve kişisel mutluluk temalarının yoğun biçimde işlendiği görülmektedir. Çocuk, genç, kadın, erkek veya ebeveyn ayrımı gözetilmeksizin bireyin kendi tercihlerini önceleyen yaşam biçimleri birçok yapımın temel anlatısı hâline gelmektedir. Bu içerikler, bireysel tatmin ve özgürlük vurgusunu merkeze alırken, aile, dayanışma ve ortak sorumluluk gibi kavramların ikincil planda kaldığı yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. Söz konusu anlatıların, bireyin beklenti ve arzularına hitap etmesi nedeniyle toplumun belirli kesimlerinde karşılık bulduğu da ifade edilmektedir.

Toplumsal dönüşüm sürecinde geniş aile yapısından çekirdek aile modeline geçiş hızlanmış, kadın ve erkek ilişkilerinde önemli değişimler yaşanmıştır. Boşanma oranlarındaki artış, doğurganlık hızındaki düşüş ve aile yapısındaki dönüşüm, bu değişimin dikkat çeken göstergeleri arasında yer almaktadır. Bununla birlikte, son yıllarda toplumsal cinsiyet ve benzeri konuların medya içeriklerinde daha görünür hâle geldiği gözlenmektedir. Bu süreçte LGBT gibi hastalıklı kavramların daha sık yer alması, medeniyetimiz için ciddi riskler oluşturmaktadır. Bazı görüşlere göre, belirli mesajların uzun süreli ve yoğun biçimde sunulması, zaman içinde bu konuların toplum nezdinde daha olağan karşılanmasına ve toplumsal tepkilerin azalmasına zemin hazırlayabilmektedir.

Bu çerçevede, medya anlatılarının geçmişte geniş aile modelinden çekirdek aile modeline yönelen bir dönüşümü teşvik ettiği, günümüzde ise daha çok bireyselleşme ve yalnız yaşamı öne çıkaran söylemlere ağırlık verdiği yönünde değerlendirmeler bulunmaktadır. Bu bakış açısına göre, aile kurumunun zayıflaması yalnızca sosyal bir değişim değil, aynı zamanda toplumun kültürel sürekliliğini etkileyen stratejik bir mesele olarak görülmektedir. Çünkü aile, toplumumuzun tarihsel birikimini, kültürel değerlerini ve medeniyet tasavvurunu gelecek kuşaklara aktaran en güçlü kurumlardan biridir.

Bu idrak işgalini kırmakla görevli olan Bakanlık, ebeveynleri kendi hanelerinde cihazların fişini çeken mekanik birer “gardiyan yahut yasakçı bekçi” konumuna indirgeyen o sığ ve neticesiz politikalardan derhal vazgeçmelidir. Yasaklamak, zihni işgali durdurmaz; sadece erteler.

Asıl stratejik hamle; aile müessesesine, ekranlardan akan o sömürgeci mantığı ve algı mühendisliğini anında deşifre edecek derin bir feraset ve şuur aşılamaktır. Ebeveynlere, sunulan içerikler üzerine evladıyla hakikat zemininde eleştirel bir diyalog kurabilme ve o ekranı kendi varlık tasavvurumuza uygun bir biçimde beraber yönetebilme yetkinliği muhakkak kazandırılmalıdır (Flaibam Giovanelli vd., 2025; Livingstone ve Blum-Ross, 2020).

Bütün bu hakikatlerin ışığında, devlet aklına ve millet şuuruna kazınması gereken en sarih gerçek şudur: Coğrafi sınırları devasa ordularla fiziken korunsa da kendi evinin salonunda, en mahrem odasında zihni ve kültürel bir küresel işgale uğrayan hiçbir toplum, hakiki manada hür ve tam bağımsız olamaz. Şu hakikat kesin bir şuurla kabul edilmelidir; aile bir milletin atomudur. Nasıl maddenin ana unsuru olan atom parçalanınca madde de darmaduman olmakta ise, bir toplumun atomu mesabesinde olan aile dağılırsa o toplum da asla var oluşunu devam ettiremeyecektir.

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK): Yangın Sonrası İtfaiyecilikten, Kültürel Sınır Güvenliğine

Mevcut işleyişiyle RTÜK; Batılı sömürge aklının bizzat tasarlayıp ürettiği o yozlaştırıcı formatları evlerimizin başköşesine serbestçe buyur ederken, yalnızca o kurguların içine serpiştirilmiş birkaç argo kelimeyi yahut sahneyi sansürleyerek toplumsal ahlakı muhafaza ettiğini zannetmek gibi derin ve tehlikeli bir yanılgının içindedir. Oysa bir zehrin ambalajını değiştirmek yahut içindeki birkaç tortuyu gizlemek, o zehrin zihinlerde hasıl edeceği yıkımı asla ortadan kaldırmaz.

Bu hayatımızı ve geleceğimizi tehdit eden krizin ortasında Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, yalnızca toplumsal bir infial koptuktan veya ahlaki bir skandal patlak verdikten sonra sahaya inip cezai müeyyideler kesen, reaktif (tepkisel) bir “itfaiye teşkilatı” olmaktan derhâl kurtarılmak zorundadır. Zira yangın her yeri sardıktan sonra müdahale etmek, kül olmuş bir binayı kurtarmaz. RTÜK’ün üstlenmesi gereken asıl tarihi misyon, şeklî bir ekran bekçiliği değil; medeniyetimizin kalbgâhını koruyan tavizsiz bir “kültürel sınır güvenliği” vazifesidir.

Sömürgeci aklın nesilleri esir almayı hedefleyen o sinsi algı operasyonlarını henüz kaynağında, yani bizzat bilgi ve anlam kökeninde süzecek proaktif bir kültürel ve idraki kalkan acilen devreye sokulmalıdır. Sadece şiddeti meşrulaştırmakla kalmayan, aynı zamanda aile müessesesinin altını oyan ve ahlaki çürümeyi fıtri bir gerçeklikmiş gibi sıradanlaştıran küresel kurgulu ithal formatlara karşı devletin yegâne cevabı, piyasanın dayattığı o “reyting putunu” yerle bir etmektir.

Bu bağlamda RTÜK, salt yasaklayan ve ceza kesen bir kurum statüsünden çıkarak; millî şuuru, kadim değerlerimizi ve irfanı pekiştiren yerli içerikleri devlet aklıyla tahkim eden, liyakatli yapımcıları cesaretlendiren yepyeni bir ödüllendirme ve fonlama ekosisteminin baş aktörü olarak yeniden inşa edilmelidir.

Gençlik ve Spor Bakanlığı: Sanal Gettolardan Hakiki Meydanlara ve Şahsiyet İnşasına

Küresel sömürge nizamının en sinsi stratejisi; gençliği ekran başına kilitleyerek onları fıtratından koparılmış, “hareketsiz, tepkisiz ve iradesiz” yığınlar hâline getirmektir. Gençlik ve Spor Bakanlığı, gençleri içine hapsoldukları bu dijital tecritten ve medyanın acımasızca istismar ettiği o boğucu yalnızlıktan kurtaracak yegâne can simididir. Bu bağlamda Bakanlık; gençleri inşa edilmiş sanal gettolardan çıkarıp, gerçek hayatın merkezine çekecek fiziki, içtimai ve ruhi alanları nitelik ve nicelik bakımından acilen tahkim etmelidir.

Bakanlık; sanal âlemin sahte kurguları, zihinleri uyuşturan dijital narkozlar ve “e-spor” maskesi altında sunulan modern aldatmacalar yerine; genci doğrudan toprakla, sanatla, fıtri beden terbiyesiyle, irfan yüklü gençlik kamplarıyla ve en mühimi “sahici insanla” buluşturacak köklü politikalar üretmelidir. Gönüllülük faaliyetleri ve müşterek mesuliyet şuuruyla kendi potansiyelini keşfeden, kendisine dayatılan kurgularda nesne olmaktan çıkıp hakikatin “öznesi” olduğunun şuuruna varan gerçek şahsiyetler yetiştirmek; bu sömürge karşıtı medeniyet seferberliğinin en somut ve en hayati cephesidir.

Kültür ve Turizm Bakanlığı: Küresel Piyasanın Figüranlığından, Medeniyet Öncülüğüne

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye’yi küresel sinema ve dizi endüstrisinin çarkları arasında ezilen, salt kâr odaklı ve Batı’nın çürümüş estetik normlarını taklit eden ucuz bir “üretim bandı” olmaktan derhâl kurtarmalıdır. Devlet aklı ve millet şuuruyla idrak etmeliyiz ki; bizler bu topraklarda, başkalarının yazdığı kurgusal senaryolarda figüranlık yapmak yahut o zehirli senaryoları alkışlamak için bulunmuyoruz.

Bakanlığın üstlenmesi gereken stratejik en hayati vazife; kendi kadim medeniyet tasavvurumuzu, tarihsel derinliğimizi ve ahlaki normlarımızı evrensel bir estetik dille yeniden kodlayan asil yapımlara güçlü ve yönlendirici fonlar sağlamaktır. Ekranı, kitleleri uyuşturan bir tüketim çılgınlığı ve haz aparatı olmaktan çıkarıp, bir irfan mektebine dönüştüren; millî kültürümüzü kendi varoluşsal köklerinden besleyerek yeniden dirilten yerli ve şuurlu içerik üreticileri, sömürgeci sermayenin insafına terk edilmemeli, doğrudan doğruya devletin çelikten iradesiyle koruma ve himaye altına alınmalıdır. Bugün Kültür ve Turizm Bakanlığının, isminden de anlaşılacağı gibi birinci önceliği Kültür alması gerekirsen büyük yoğunluğunu Turizm’e vermiş durumdadır. Kültür bir milletin varoluş bağlarıdır, o bağ koparsa ortada millet de kalmayacaktır. Kültür bir sisteme giren elektrik gibidir, sisteme elektrik girmiyorsa o sistem de o cihaz da çöp olmuş demektir.

 İletişim Başkanlığı: Başkalarının Alfabesiyle Kendi Hakikat Cümlemiz Kurulamaz

İletişim Başkanlığı; Türkiye’yi, küresel kurgucu aklın yazdığı senaryoları, ithal değer yargılarını ve dayatılmış seküler yaşam tarzlarını tüketen edilgen bir dijital pazar ve “kültürel müstemleke karakolu” olmaktan derhâl çıkarmalıdır. Bizim medeniyet iddiamızın tarihi vazifesi; kendi kadim kültürel kodlarımızla, irfan geleneğimizle evrensel aklı ve hakikati yeniden inşa eden kurucu “ana içerik üreticisi” konumuna yükselmektir. Zira başkasının kavramlarıyla düşünüp, başkasının alfabesiyle kendi medeniyet cümlenizi kuramazsınız.

Unutulmamalıdır ki; küresel dezenformasyon şebekeleri ve algı mühendisleriyle yürütülen beka mücadelesi, yalnızca onların dolaşıma soktuğu yalanları ifşa eden, savunmacı (reaktif) bir refleksten ibaret kalamaz. Sadece savunmada kalarak hiçbir varoluş savaşı kazanılamaz. Asıl muzafferiyet; zihinleri esir alan o kurgusal yalanları, kendi inşa ettiğimiz hakikat eksenli büyük anlatımızla, yani sarsılmaz bir “hakikat güneşiyle” eritmekten geçer.

Bu ulvi ve stratejik hedef; medya ve içerik üretim süreçlerinin tamamında, millî ve manevi değerlerimizin, kendi idrakimizin delinip geçilemez, taviz verilemez stratejik birer “kırmızı çizgi” olarak devlet aklıyla tayin ve tahkim edilmesini mutlak surette zorunlu kılmaktadır.

 Diyanet İşleri Başkanlığı: Kur’an ve Kâinat Bütünlüğünde İspat Merkezli Bir Dil ve İrşad İnkılabı

Gençliğin zihin dünyası ve hakikati idrak melekeleri küresel ağlar tarafından saniyeler içinde kurgulanıp ifsat edilirken; kurumlarımızın yüzyıl öncesinin statik ve donuk metodolojisiyle bu dinamik kitleye nüfuz etmeye çalışması, hakikatin hitap dairesini her geçen gün maalesef daraltmaktadır. Bugün kürsülerden kitlelere, ruhu iyileştirecek şifalı ilacın kendisini zerk etmek yerine, ne yazık ki sadece kâğıt üzerindeki reçetesi okunmaktadır. Kalplere sağlam, tahkike dayalı bir “iman” hakikati inşa edilmeden evvel; yalnızca dinin zahiri kaideleri ve fıkhı dayatılmaktadır.

Bu zihni ve usuli tıkanıklığı aşmak için Diyanet İşleri Başkanlığı; Kelamullah (Kur’an) ile kâinat (tabiat) kitabını bir hakikatin iki yüzü (ikiz kardeşler) olarak yeniden kucaklaştıran, modern fennin verilerini hikmet potasında eriterek ilahi hakikatleri delillendiren “ispat eksenli”, köklü ve tecdit ruhlu bir dinî dil inkılabını acilen hayata geçirmelidir.

Diyanet İşleri Başkanlığı, küresel sömürge aklının dijital mecralarda inşa ettiği sahte cennet tasavvurlarını ve zehirli algı tuzaklarını stratejik bir derinlikle analiz etmeli; bu idraki kuşatmaya karşı yalnızca amelleri emreden didaktik bir “reçete diliyle” değil, ruhları diriltecek asıl “iman ilacıyla” sahaya inmelidir. Sadece İslam’ın şartlarını ve ibadetlerin şekli boyutunu anlatmaktan; o ibadetlere can veren asıl muharrik gücü, yani tahkiki imanı ve Tevhid hakikatini inşâ etmeye vakit bulamayan o sığ ve alışılagelmiş üslup derhâl terk edilmelidir.

Din dili, cami kürsülerinin daraltılmış didaktik sınırlarından kurtarılmalı; taklidi ve kör körüne bir bağlılığı değil, kâinat satırlarında tecelli eden tekvini ayetleri; fizik, kimya ve biyoloji gibi fenlerin diliyle okuyup ispat eden sarsılmaz bir iman diline kavuşturulmalıdır.

İrfan ve hakikat, dijital popüler kültürün sığlığına kurban edilmeden; atomun kalbinden galaksilerin muazzam nizamına kadar koca tabiat kitabını Kur’an’ın nuruyla okuyan bir ufka taşınmalıdır. Bu yeni irşad dili, gençlerin kimlik ve anlam açlığını doğrudan doyuran, her mecrada yankılanan ilahi bir uyanış çığlığına ve topyekûn bir diriliş nefesine dönüştürülmelidir. Din yenilenmez, ama dini anlatan dil, çağın icabına ve baskın olan dile göre muhakkak yenilenmelidir. Dili yenilemediğiniz zaman, o dilin anlattığı hakikat adeta bir müze eşyası gibi hayattan kopuk bir nesne haline indirgenmektedir.

Yeşilay ve Sivil Toplum Kuruluşları: Zihinsel İşgale Karşı İçtimai Tampon Bölge

Yeşilay ve ilgili sivil toplum kuruluşlarımız, ekran ve teknoloji bağımlılığını salt tıbbi bir anomali değil; en az kimyasal madde bağımlılığı kadar yıkıcı, sinsi bir “zihinsel işgal ve idrak zehirlenmesi” süreci olarak ele almak mecburiyetindedir. Zira kimyasal uyuşturucu fani bedeni çürütürken, dijital uyuşturucu doğrudan doğruya ruhu, şahsiyeti ve iradeyi sömürgeleştirir. Nesilleri ve aileleri içine düştükleri bu dijital narkozdan uyandıracak; fıtrata uygun, çok katmanlı, ruhi ve içtimai (sosyolojik) rehabilitasyon programları acilen hayata geçirilmelidir. Sivil toplumun o dinamik saha tecrübesi, esnekliği ve sivil inisiyatif gücü; üzerimize gelen bu küresel yozlaşma dalgasını göğsünde yumuşatacak, devlet ile cemiyet arasındaki en muhkem, emperyalizm karşıtı “tampon bölgedir.”

Medya ve Yapımcı Birlikleri: Kendi Gemisinin Tabanını Oyan Kaptanlar

Medya, yayıncı ve yapımcı meslek birlikleri ise dışarıdan bir yaptırım, zorlama veya kanuni sansür beklemeksizin; kendi ontolojik köklerine ve toplumsal mukaddesatına ihanet eden bu çarpık piyasa mantığını derhâl terk etmelidir. Reyting hırsını ve ticari kâr kaygısını toplumsal ahlakın ve manevi sağlığın önüne koymak, sömürge düzeninin yerli ve gönüllü acentesi olmaktan başka hiçbir anlam taşımaz. Daha fazla izlenme ve daha kabarık reklam gelirleri uğruna kendi milletinin ahlaki ve zihinsel kodlarını dejenere eden bir medya sektörü, aslında bindiği dalı kesmektedir. Asla unutulmamalıdır ki; sırf birkaç altın daha kazanmak hırsıyla kendi gemisinin tabanını oyan bir kaptan, o gemi batarken kamarasına yığdığı sahte servetiyle birlikte karanlık sulara gömülmekten kurtulamaz. Medya sektörünün sadece bir eğlence ve haz merkezi olmaktan çıkması gerekir. Medya, aynı zamanda bir hikmet ve kültür aracı haline de dönüşmelidir. İnsanlar izlemez diye, izlemeyi sadece eğlenceye indirgeyenler, insanların rahatlıkla izleyebileceği kaliteli yapımları inşa etmekten, sırf çıkarlarına hizmet etmiyor, fazla masraf oluyor diye kaçınanlardır.

Bu sebeple medya sektörünün geleceği yalnızca ekonomik göstergelerle değil, topluma kazandırdığı insan modeliyle de değerlendirilmelidir. Bir medeniyetin hafızasını taşıyan dil, sanat, aile, tarih ve inanç değerleri; medya aracılığıyla ya güçlendirilir ya da zayıflatılır. Bu nedenle medya kuruluşlarının temel sorumluluğu, sadece talep edileni üretmek değil; aynı zamanda topluma fayda sağlayacak, estetik değeri yüksek, kültürel derinliği bulunan ve gelecek nesillerin karakter inşasına katkı sunacak içerikler geliştirmektir. Çünkü medya, yalnızca mevcut toplumsal eğilimleri yansıtan pasif bir araç değil, aynı zamanda yeni davranış kalıpları, yeni rol modeller ve yeni hayat tasavvurları üreten güçlü bir sosyalizasyon mekanizmasıdır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, reyting ile sorumluluğu, ticari başarı ile toplumsal faydayı, sanat ile ahlakı birbirinin alternatifi olarak görmekten vazgeçmektir. Nitelikli içerik üretiminin ticari başarıyla bağdaşmayacağı yönündeki kanaat, sektörün en büyük yanılgılarından biridir. Tarih boyunca kalıcı iz bırakan eserler; insanın sadece duygularına değil, vicdanına, aklına ve irfanına da hitap eden eserler olmuştur. Dolayısıyla medya, günü kurtaran içerikler yerine nesiller yetiştiren eserler üretmeyi hedeflediğinde hem toplumsal güveni yeniden kazanacak hem de kültürel sürekliliğin en önemli taşıyıcılarından biri hâline gelecektir.

Çelikten Halatın İradesi ve Topyekûn Diriliş

Tüm bu stratejik ve temel adımların kararlılıkla yürütülmesi için muhtaç olduğumuz yegâne kuvvet; sömürge nizamının ürettiği “görünürdeki arazlarla günübirlik vakit kaybetmeyi bırakıp, doğrudan doğruya bilginin ve varlığın kadim köklerine yönelen tavizsiz bir devlet aklı olacaktır. Aileyi, maarif kurumlarını, medyayı ve devlet iradesini aynı sömürge karşıtı cephede omuz omuza birleştiren, felsefi derinliği olan çelikten bir strateji artık ertelenemez bir beka şartıdır.

Zira tarihi tecrübe sabittir ki; tek bir ipliği koparıp atmak son derece zahmetsizdir. Fakat devlet aklıyla, millet şuuruyla ve sarsılmaz bir medeniyet mefkûresiyle örülmüş o çelikten halatı koparmak, arka plandaki hiçbir kurgucu küresel gücün haddi de harcı da değildir. Canım onca tel var, biri kopsa ne olur” diye bir telin kopması hafife alınmalardır. Yahya Kemal’in bütün çağları kapsayan şu dehşetli uyarısı hepimiz için kulak küpesi olmalıdır:

“Her rind bu bezmin nedir encamı bilir
Dünyamızı nâgah zalam örtebilir
Bir bitmeyecek şevk verirken beste
Bir tel kopar ahenk ebediyyen kesilir”

ANALİZ VE ÇÖZÜM

 Bizi bu modern sömürge çarkından çekip çıkaracak nihai hamle; ekranları salt birer tehdit paneli olmaktan çıkarıp, onları kadim değerlerimizin, sahih bilginin ve inancın nesillere nakşedildiği “dijital ribatlara” (sınır boylarındaki şuur ve müdafaa karakollarına) dönüştürmektir. Zihnen ve ahlaken küresel akıntılara kapılmış bir nesli yitirmek; sadece bugünün demografik bir kaybı değil, asırlardır elden ele taşıdığımız o kutlu medeniyet sancağının, sanal dehlizlerde kimsesizce yere düşmesi ve yarınlarımızın iptal edilmesi demektir.

Eğer bir kuşak, milyarlarca insanın anlık veri akışına tutulduğu o devasa sanal mahşerin tam ortasında tarifi imkânsız bir ıssızlık ve boğucu bir yalnızlık çekiyorsa; arızayı fiber optik kablolardaki hızda değil, insanı fıtratına rapteden o mukaddes kalp kordonunun kopmasında aramak gerekir (Twenge, 2017). Dijital emperyalizmin en acımasızca sömürdüğü ve operasyon çektiği zaafımız; işte cemiyetten ve medeniyet aidiyetinden kopuşun yarattığı bu derin ruhsal kuraklıktır.

Buna mukabil, kurgulanacak devlet politikaları; gençliğimizi aciz birer “korunacak kurban” yahut “sistem için risk” statüsünden derhâl çıkarmalıdır. Onları, yeni bir medeniyet inşasının haysiyetli ve kurucu mimarları olarak ayağa kaldırmak boynumuzun borcudur. Muhtaç olduğumuz şey; dışarıdan ithal edilmiş mekanik yasaklar veya sığ sansür duvarları değil; neslimizin ruhundaki o temel açlığı doyuracak, millî ve manevi kolonlar üzerinde yükselen sarsılmaz bir anlam mimarisi inşa etmektir.

Hasılıkelam, yüzleştiğimiz bu ağır tablo, geçici bir iletişim kazası yahut teknik bir mecra krizi değildir. Bu, toplumsal kodlarımıza kasteden, devasa bütçelerle yönetilen tam teşekküllü bir kültürel beka savaşıdır. Öyleyse nihai zafer; ekranları karartıp kitleleri mağaraya çekerek pasifleştirmekle değil, o aygıtların komutasını küresel tekellerden söküp alarak, onları kendi şahsiyet ve hakikat inşamızın en keskin kılıcı hâline getirmekle kazanılacaktır.

 Medyayı Ahlak ve Vicdanın Kurucu Mektebine Dönüştürmek

Kitleleri masum bir “eğlence” vaadiyle ekranların esaretine sürükleyen sanal endüstri; hakikatte insanın ruhunda açılan o devasa boşluğu derinleştirmekte ve onu fıtratına yabancılaştıran sahte bir “anlam ikamesi” sunmaktadır. Nitekim Türkiye’deki kültürel ve akademik saha çalışmaları; eğlence kisvesi altındaki bu içeriklerin başlı başına ideolojik bir sömürge aygıtına dönüştüğünü, modern insanın kimlik ve hakikat arayışını uyuşturarak yok eden sinsi bir afyon işlevi gördüğünü yıllardır belgelemektedir (Postman, 2005; Çelenk, 2010; Mora, 2008).

Bilgi ve hakikat idraki sağlam, feraseti keskin şahsiyetler; karşılarına çıkarılan ithal kurguları kendi medeniyet süzgecinden geçirerek bu mecralardan sağlıklı bir kazanım devşirebilmektedir. Buna mukabil; fıtri melekelerden mahrum bırakılmış, amansız test cenderesinde mekanikleştirilerek ruhsuzlaştırılmış ve yoğun dijital labirentlere hapsedilmiş yığınlar ise, algı mühendislerinin en savunmasız ve en kolay güdülen avları hâline gelmektedir.

Sosyal medya hegemonyası ile gençliğin ruh sağlığı arasındaki ilişkiyi mercek altına alan yerli araştırmalar; sanal âlemdeki risk etkenlerine ve kurgusal algı tuzaklarına maruz kalmak ile ağır klinik buhranlar arasında doğrudan ve yıkıcı bir bağ tespit etmektedir (Sayili vd., 2025; Ulutaş Deniz ve Eren, 2024). Ne var ki, akademik alanyazın yaşanan bu zihinsel tahribatın faturasını salt teknolojik aygıtların varlığına kesmemektedir. Araştırmalar açıkça göstermektedir ki bu çöküşün şiddeti; mecranın kullanım gayesine, ferdin kişilik direncine ve içine doğduğu ailenin yahut içtimai (sosyal) çevrenin manevi zırhının ne denli muhkem olduğuna göre şekillenmektedir.

 Bir İdrak Zırhı Olarak Medya Feraseti: Zihni Bağışıklık

Küresel muhteva mühendislerinin zihinlere zerk ettiği bu yapısal sığlığı ve sinsi algı operasyonlarını bertaraf etmenin yegâne yolu; nesillerin ruhunu ve zihnini dış taarruzlara karşı muhafaza edecek muhkem bir “medya feraseti” (eleştirel okuryazarlık) zırhı kuşanmaktan geçmektedir. Bu hakikatli tez, altı boş pedagojik bir temenni yahut kâğıt üzerinde kalacak sıradan bir bürokratik tavsiye değil; gücünü doğrudan doğruya Türkiye’nin içtimai ve ilmi gerçeklerinden alan sağlam bir mukavemet manifestosudur.

Nitekim Türkiye’de mektep çağındaki nesillere yönelik medya okuryazarlığı hamlelerinin neticelerini tahlil eden saha araştırmaları; bu nevi şuurlandırıcı müdahalelerin talebede malumatı süzme, basiretle değerlendirme kapasitesi ve şuurlu bir duruş (şahsiyet) geliştirme noktasında kalıcı ve müspet tesirler ürettiğini açıkça ortaya koymaktadır (Karaman ve Karataş, 2009; Altun, 2010; Cho vd., 2025).

Benzer ilmi bulgular; bilginin kaynağını tahkik etmeyi (derinlemesine sorgulamayı) öğreten sahici bir medya terbiyesinin, kitleleri tahakküm altına almak gayesiyle küresel sömürge merkezlerince dolaşıma sokulan kurgusal yalanlara (dezenformasyona) ve batıl malumata karşı toplumsal direnci —yani o elzem “zihni ve idraki bağışıklığı”— sarsılmaz ölçüde tahkim ettiğini de kesin bir dille kanıtlamaktadır (Huang vd., 2024).

Yasakçı Zihniyetten Kurucu İradeye: Hikmet Ekseninde Yeni Bir Ekran Tasavvuru

Yasaklamak, en nihayetinde tehlikeye karşı geçici bir kapı örtmektir; asıl ve kalıcı olan, hakiki bir maarif davasıyla nesillere yepyeni bir medeniyet ufku açmaktır. Birincisi sadece o anı muhafaza eder; ikincisi ise şahsiyetli bir nesli büyütür ve henüz doğmamış yüzyılları inşa eder. Ekranı salt denetim altına almak, sıradan bir teneke parçasını (aygıtı) ehlileştirmektir; lakin o ekran üzerinden hakikat arayışındaki bir nesli ihya etmek, bizzat köklü bir medeniyeti küllerinden diriltmektir.

Türkiye bugün, bir yandan hanehalkı internet ve ekran kullanımında tarihinin en yüksek seviyelerini görürken (TÜİK, 2023), öte yandan küresel pazara en fazla dizi ihraç eden ülkelerden biri olma vasfıyla son derece   çelişkili bir tablo sunmaktadır. Şunu idrak etmeliyiz: Aynı nehir hem değirmeni döndürecek bir berekete hem de önüne kattığı her mukaddesatı yıkan felaket bir sele dönüşebilir; asıl mesele suyun kudretinde değil, o suyu yönlendiren stratejik aklın yatağı hangi okyanusa doğru açtığındadır.

Dışarıda bu yapımlar üzerinden “kültürel ve ekonomik bir güç alanı” kurgulandığı iddia edilirken; aynı medya içerikleri içe dönük okumada, millî şahsiyetimizi, kadim ahlaki kodlarımızı (ilm-i ahlâk) ve en muhkem kalemiz olan aile yapımızı içten içe kemiren koca bir tahribat aparatına dönüşmektedir. Parlak bir ihracat başarısı ambalajıyla vitrine sürülen bu zehirli kurgular; hakikatte toplumsal bünyemizin taşıyıcı kolonlarını eriten ve kitleleri her türlü küresel algı operasyonuna gönüllü birer esir hâline getiren en sinsi beka tehdidi olmaya devam etmektedir.

Bizim o asil ve kadim düşünce geleneğimizde ilim; kitlelerin zihnine boca edilen yığınsal ve ruhsuz bir malumat hamallığı değil; doğrudan doğruya hikmetin ve ahlakın inşasıdır (Nasr, 1987; Al-Attas, 2001). Zira bilgi, irfan ve hikmet süzgecinden geçirilip terbiye edilmediğinde; onu elinde tutan o kurgucu sömürge aklının niyetine göre şekillenen ve en keskin kılıçtan bile daha ölümcül bir idrak silahına dönüşür. Modern terbiye ve gelişim ilmi de aslında medeniyetimizin bu bütüncül (tevhidî) bakış açısını açıkça teyit etmektedir: Çocuğun zihni, ruhi, içtimai (sosyal) ve fıtri (fiziksel) boyutları bir bütün olarak, kâmil manada ele alınmadığı müddetçe, dışarıdan yapılan tüm pansuman müdahaleler güdük kalmaya ve çökmeye mahkûmdur (Kar vd., 2025).

Hasılıkelam; nesillerimizi kuşatan bu seküler ve kurgusal sömürge düzenine karşı devlet ve millet aklıyla verilecek en asil, en isabetli cevap: Ekranları fıtrata düşman birer uyuşturma aracı olmaktan derhâl çıkarıp; onları insanımızın o ulvi anlam arayışına hizmet eden, hikmetle yoğrulmuş ve hakikat üreten yerli birer “irfan mektebi” olarak yeniden ve cesaretle inşa etmektir. Bu mektep anlam tüketmeyecek, anlam üretecektir; uzun zamanlardır unuttuğumuz ve hatta terk ettiğimiz bizi biz yapan o kadim Anadolu irfanının menbaı olan anlamı…

ÖNERİLER VE SONUÇ: Ekranı Sömürge Aparatından İrfan Mektebine Dönüştürmek

Türkiye’nin maruz kaldığı bu kuşatmayı, kitleleri sanal ekranlara hapseden o küresel mekanizmalara karşı salt yasaklayıcı, pasif ve reaktif (tepkisel) reflekslerle yarmak kabil değildir. Mekanik yasaklar yalnızca yüzeye vuran arazları erteler, fakat asıl hastalığı tedavi etmez. Topyekûn bir millî seferberlik; sömürgeci aklın vahşice istismar ettiği o ruhsal kuraklığı, gençliğin yabancılaşmasını ve anlam boşluğunu hakikatle dolduracak, çok katmanlı ve çelikten bir devlet-millet iradesiyle şu yapısal adımları atmayı zorunlu kılar:

1. Zihni Bağışıklık Kalkanı Olarak “Medya Feraseti”: Sansür, arkasından VPN gibi teknik tünellerle kolayca dolaşılabilen, pasif ve kırılgan bir duvardır. Biri kapıyı dışarıdan kilitlemeye çalışıp başarısız olurken; diğeri insanı içeriden diriltip dışarıdan gelen her türlü kurgusal virüse karşı yenilmez kılar. Bu minvalde “eleştirel medya okuryazarlığı”, mekteplerde geçiştirilen esnek bir ek ders değil; bilakis maarif müfredatının omurgası ve can damarı kılınmalıdır. Bilgiyi tahkik etmeyi öğreten bu zihni bağışıklık sistemi, kitlelerin küresel manipülasyonlara karşı en sağlam direncidir (Cho vd., 2025; Huang vd., 2024; Karaman ve Karataş, 2009; Altun, 2010). Bu inşanın entelektüel karargâhı olması gereken akademi ise; Batı’nın ithal teorilerini kopyalayan pasif bir aktarım istasyonu olmaktan derhâl çıkıp, kendi medeniyet köklerimizden beslenen şahsiyetli stratejiler üretmelidir. Eğer bu üretim olmazsa, uzun süredir, nice hamiyetli vatan evladının cansiperane gayret ve kendini tamamen feda eden mücadelesi sayesinde taşıma suyla döndürmeye çalıştığı varlık değirmenimiz artık tamamen duracak noktaya gelecektir.

2. Muhkem Bir Kale Olarak Aile ve Şuurlu Rehberlik: Toplumsal bağ dokumuzun esası olan aileyi; ev içinde panik hâlinde dolaşarak ekranın fişini çeken mekanik bir “yasakçı gardiyan” konumuna indirgemek neticesizdir. Asıl hedef; ebeveynleri, dijital illüzyonun arka planındaki ideolojiyi okuyabilen, çocukla hikmet zemininde eleştirel diyalog kuran “şuurlu birer kale muhafızı” hâline getirmektir (Flaibam Giovanelli vd., 2025; Livingstone ve Blum-Ross, 2020). Elinden ekranı hoyratça alınan çocuk sadece o an korunur; fakat eline sömürge nizamının tuzaklarını sezecek bir hakikat pusulası verilen nesil, bir ömür boyu hür yaşar. Aile, çocuk için her türlü tehlike ve tehdit karşısında sığındığı muhkem bir kale olmalıdır; boğucu ve tehditkâr kurallar nedeniyle kaçtığı bir yasaklar hapishanesi değil.

3. Sanal Tecritten Hakiki Şahsiyete ve Üretime Dönüş: Gençlerin dijital tecridi ile ruhsal çöküntüleri (depresyon, anksiyete) arasındaki o sinsi sarmal (Saleem vd., 2024; Cabezas-Klinger vd., 2025); ancak onları yeniden gerçek hayatın kurucu öznesi yaparak kırılabilir (Şahin vd., 2023). Devlet aklı; genci o sanal uyuşukluktan çekip alacak sanat, beden terbiyesi (spor), zanaat ve müşterek mesuliyet (gönüllülük) seferberliklerini mahalle ölçeğine kadar indirgeyerek, o fıtri ve içtimai nefes borularını acilen inşa etmelidir.

4. Millî Beka Ekseninde Proaktif Medya Politikası: Kendi hikâyesini kendi irfanıyla, kendi evlatlarına, kendi medya sistemleriyle anlatamayan bir millet; başkalarının yazdığı ahlaksız senaryolarda gönüllü figüran olmaya mahkûmdur. Medya denetim mekanizmaları; olay vuku bulduktan sonra ceza kesen reaktif bir ahlaki panik yapısından çıkarılmalıdır. Bunun yerine, toplumsal ruh sağlığını stratejik bir beka meselesi olarak gören; şiddeti ve ahlaki yozlaşmayı sıradanlaştıran küresel kurgulara karşı yerli içeriği tahkim eden proaktif bir “kültürel sınır güvenliği” teşkilatı kurulmalıdır.

5. Medya Sektöründe Millî ve Manevî Hassasiyetleri Taşıyan İnsan Kaynağının İnşası:
Toplumsal dönüşüm yalnızca denetim mekanizmalarıyla sağlanamaz. Kültürel üretimi gerçekleştiren senarist, yapımcı, yönetmen, editör, karikatürist, animasyon sanatçısı, tiyatrocu ve dijital içerik üreticilerinin yetiştirilmesi stratejik bir mesele olarak ele alınmalıdır. Bugün yaşanan en önemli sorunlardan biri, toplumun tarihî ve kültürel hafızasını taşıyabilecek nitelikli insan kaynağının medya sektöründe yeterince temsil edilmemesidir. Bu nedenle üniversiteler, iletişim fakülteleri, güzel sanatlar fakülteleri ve ilgili kamu kurumları iş birliği içerisinde; estetik değeri yüksek, milletin kültürel kodlarına yabancılaşmayan yeni bir medya kadrosunun yetişmesini sağlayacak uzun vadeli programlar geliştirmelidir.

6.Eğitimin Her Kademesinde Değer Temelli Medya Bilinci: Medya okuryazarlığı yalnızca teknik bir beceri olarak değil; ahlaki muhakeme, eleştirel düşünme, kültürel aidiyet ve dijital sorumluluk bilinciyle birlikte ele alınmalıdır. Okul öncesinden yükseköğretime kadar eğitim programlarında medya içeriklerini analiz edebilen, manipülasyonu fark edebilen ve dijital dünyayı bilinçli kullanabilen bireyler yetiştirilmesi temel hedef olmalıdır. Bunun yanında öğretmen yetiştirme programları güncellenmeli, öğretmenler sadece bilgi aktaran kişiler değil; dijital çağın risklerini okuyabilen ve öğrencilerine rehberlik edebilen rol modeller hâline getirilmelidir.

7.Alternatif Kültür ve Medya Ekosisteminin Güçlendirilmesi: Topluma yalnızca zararlı görülen içerikleri yasaklamak yeterli değildir. Aynı zamanda insanların severek takip edeceği, sanatsal niteliği yüksek, estetik dili güçlü ve kültürel derinliği bulunan alternatif içeriklerin üretilmesi teşvik edilmelidir. Çizgi film, animasyon, sinema, dijital platformlar, tiyatro, belgesel, çocuk yayıncılığı ve sosyal medya alanlarında millî kültürü, aileyi, dayanışmayı ve toplumsal sorumluluğu önceleyen yapımlar desteklenmelidir. İnsanların kaliteli içerik izlemek istemediği yönündeki kabul doğru değildir. Asıl mesele, yüksek nitelikli ve güçlü anlatıya sahip alternatiflerin yeterince üretilememesidir.

8. Devlet–Akademi–Aile–Medya İş Birliği Modeli: Bu sorun tek bir kurumun çözebileceği bir mesele değildir. Kamu kurumları, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, medya sektörü ve aile aynı hedef doğrultusunda hareket etmediği sürece kalıcı sonuç elde etmek mümkün olmayacaktır. Bu nedenle medya politikaları, eğitim reformları, aile destek programları ve kültür politikaları birbirinden bağımsız değil, ortak bir stratejinin parçaları olarak planlanmalıdır. Ancak devletin düzenleyici gücü, akademinin bilgi üretimi, medyanın içerik üretim kapasitesi ve ailenin karakter inşa edici rolü aynı istikamette birleştiğinde toplumun kültürel sürekliliği güvence altına alınabilir.

Nihai Hüküm: Dijital Karanlığa Karşı Medeniyet Şafağı

Karşı karşıya olduğumuz mesele; basit bir dijitalleşme hızı, teknolojik bir aşırılık yahut teknik bir iletişim kazası değildir. Bu kriz; planlı, bütçeli ve sistematik bir idrak ve kimlik işgalinin en berrak tezahürüdür. Şunu unutmamak gerekir: Düşman silah aramaz, her şeyi bir silaha dönüştürür. “Düşmanın silahıyla silahlanın” ilahi ilkesi tam da bu anlama gelmektedir. Medya kötü değildir, kötü medya kötüdür. Medyayı silah dönüştürene, silaha dönüşmüş bir medya ile cevap verilmezse, akıbet medyatik ve dijital köleliktir.Gelecek, edilgen bir bekleyişle gelmez; ilmek ilmek örülür. Kendi kaderini kendi iradesiyle örmeyenler, küresel sömürge aklının dokuduğu esaret kumaşını “medeniyet elbisesi” sanarak giymeye mahkûmdur.

Varlığımızı ve geleceğimizi tehdit eden bu kuşatmayı yarmak ve ekranı bir sömürge panayırı olmaktan çıkarıp irfan mektebine dönüştürmek; devletin âlî iradesini, akademinin entelektüel namusunu, ailenin şefkatini ve gençliğin fıtri feyzini tek bir çelik halatta birleştirmekle mümkündür. Zira lifleri ayrışmış tek bir ipi koparmak küresel odaklar için zahmetsizdir; fakat devlet ve millet aklıyla, imanla, hikmetle ve tarih şuuruyla örülmüş o muhkem halatı koparmak, ekranların arkasındaki hiçbir kurgucu gücün haddi ve harcı değildir.

Unutulmamalıdır ki; “seferberlik” dediğimiz o büyük uyanış; dijital gettolarda kasten üretilmiş bu zifiri karanlığın tam ortasında, milyonlarca zihnin ve kalbin aynı medeniyet şuuruyla aniden yanmaya karar vermesidir. Tekil çabaların cılız ışıkları omuz omuza verdiğinde ortaya çıkacak olan o muazzam aydınlık, sömürge düzeninin kurduğu algı kalelerini bir anda yırtıp atmaya muktedirdir.

Türkiye, kendi ruhunu ekranların esaretinden kurtardığı o kutlu gün; insanlığın sürüklendiği bu dijital karanlığa da yepyeni ve asil bir şafak müjdeleyecektir.

Ancak bu mücadele yalnızca devletin omuzlarına bırakılabilecek bir vazife değildir. Devletin düzenleyici iradesi kadar, üniversitelerin ilim ve hikmet üreten zihniyetine, öğretmenin sınıftaki rehberliğine, ebeveynin evindeki şefkatli otoritesine, sanatçının vicdanına, medya mensubunun ahlakına ve her ferdin şahsi mesuliyetine ihtiyaç vardır. Çünkü bir medeniyet, sadece sınırlarını koruyarak değil; hafızasını, dilini, dinini, ailesini, kültürünü ve insan tasavvurunu koruyarak ayakta kalabilir.

Eğer çocuklarımızı ve gençlerimizi yalnızca teknolojiyi kullanan bireyler olarak yetiştirir; fakat teknolojiyi okuyabilen, sorgulayabilen ve onun arkasındaki zihniyeti çözümleyebilen şahsiyetler hâline getiremezsek, en büyük yenilgiyi savaş meydanında değil, zihinlerde yaşamış oluruz. Bu sebeple eğitim sistemi, medya politikaları ve kültür stratejileri birbirinden bağımsız alanlar değil; aynı medeniyet idealinin birbirini tamamlayan sacayakları olarak yeniden inşa edilmelidir.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, ekranları bütünüyle reddetmek değil; ekranları hakikatin, hikmetin, estetiğin, kültürün ve medeniyet tasavvurunun taşıyıcısı hâline getirmektir. Çünkü ekranlar, onları kullanan iradenin aynasıdır. Hakikatin emrine verilen medya, nesiller inşa eder; çıkarın ve hedonizmin emrine verilen medya ise nesilleri tüketir. Tercih, yalnızca bugünün değil, gelecek yüzyılların da kaderini belirleyecek tarihî bir tercihtir.

Bu sebeple mesele, birkaç yayın politikası değişikliğinden veya teknik düzenlemelerden ibaret değildir. Mesele; yeniden kendini tanıyan, kendi değerlerine güvenen, kendi hikâyesini kendi diliyle anlatan ve kendi evlatlarını kendi medeniyet tasavvuru doğrultusunda yetiştiren güçlü bir toplum inşa edebilme meselesidir. Böyle bir irade ortaya konulduğunda ekranlar sömürge düzeninin aparatı olmaktan çıkacak; yeniden irfanın, hikmetin, kültürün ve insanı insan yapan değerlerin taşıyıcısı hâline gelecektir. İşte o zaman dijital çağın en büyük zaferi, teknolojiyi değil; teknolojiyi yöneten zihniyeti dönüştürebilen medeniyetin zaferi olacaktır.

Kaynakça

Al-Attas, S. M. N. (2001). Prolegomena to the metaphysics of Islam: An exposition of the fundamental elements of the worldview of Islam (2. baskı). ISTAC.

Altun, A. (2010). Kanada’daki medya okuryazarlığı eğitimi üzerine bir değerlendirme. Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, 10(2), 41–57.

Baumeister, R. F., & Leary, M. R. (1995). The need to belong: Desire for interpersonal attachments as a fundamental human motivation. Psychological Bulletin, 117(3), 497–529. https://doi.org/10.1037/0033-2909.117.3.497

Bronfenbrenner, U. (1979). The ecology of human development: Experiments by nature and design. Harvard University Press.

Cabezas-Klinger, H., Fernandez-Daza, F. F., & Mina-Paz, Y. (2025). Associations between social media use and mental disorders in adolescents and young adults: A systematic review and meta-analysis of recent evidence. Behavioral Sciences, 15(11), 1450. https://doi.org/10.3390/bs15111450

Cho, H., Carpenter, C. J., & Li, W. (2025). Media literacy interventions: Meta-analytic review of 40 years of research. Human Communication Research, 51(2), 57–79. https://doi.org/10.1093/hcr/hqaf004

Couldry, N., & Hepp, A. (2017). The mediated construction of reality. Polity Press.

Çelenk, S. (2010). Aşk-ı Memnu’dan Aşk-ı Memnu’ya yerli dizi serüvenimiz. Birikim, 256–257, 18–27.

Erdoğan, Y., Ekşi, H., & Tektaş, A. (2012). Medya ve şiddet: Mafya dizileri üzerine karma bir araştırma. Değerler Eğitimi Dergisi, 10(23), 83–116.

Ereskici, E., Tunç Karaman, S., & Basat, O. (2024). The effect of digital parenting awareness on problematic media use by primary school children. Bağcılar Medical Bulletin, 9(3), 196–204. https://doi.org/10.4274/bmb.galenos.2024.2024-02-019

Erikson, E. H. (1968). Identity: Youth and crisis. W. W. Norton.

Flaibam Giovanelli, J., Soares da Silva, L., Abadio de Oliveira, W., Scatena, A., Ferreira Semolini, F., & Monezi Andrade, A. L. (2025). Parental mediation in the use of screens by children and adolescents: A systematic literature review. Ciencias Psicológicas, 19(1), e-4130. https://doi.org/10.22235/cp.v19i1.4130

Huang, G., Jia, W., & Yu, W. (2024). Media literacy interventions improve resilience to misinformation: A meta-analytic investigation of overall effect and moderating factors. Communication Research. https://doi.org/10.1177/00936502241288103

İnal, K. (2009). Medya okuryazarlığı elkitabı. Ütopya Yayınevi.

Kar, S. S., Dube, R., Goud, B. K. M., Gibrata, Q. S., El-Balbissi, A. A., Al Salim, T. A., & Fatayerji, R. N. M. A. K. (2025). Impact of screen time on development of children: A systematic review. Children, 12(10), 1297. https://doi.org/10.3390/children12101297

Karaman, M. K., & Karataş, A. (2009). Öğretmen adaylarının medya okuryazarlık düzeyleri. İlköğretim Online, 8(3), 798–808.

Kejanlıoğlu, D. B. (2004). Türkiye’de medyanın dönüşümü. İmge Kitabevi.

Livingstone, S., & Blum-Ross, A. (2020). Parenting for a digital future: How hopes and fears about technology shape children’s lives. Oxford University Press.

Mora, N. (2008). Medya ve kültürel kimlik. Uluslararası İnsan Bilimleri Dergisi, 5(1), 1–14.

Nasr, S. H. (1987). Science and civilization in Islam (2. baskı). Islamic Texts Society.

Postman, N. (2005). Amusing ourselves to death: Public discourse in the age of show business. Penguin Books. (Özgün eser 1985’te yayımlanmıştır)

Saleem, N., Young, P., & Yousuf, S. (2024). Exploring the relationship between social media use and symptoms of depression and anxiety among children and adolescents: A systematic narrative review. Cyberpsychology, Behavior, and Social Networking, 27(11). https://doi.org/10.1089/cyber.2023.0456

Sayili, U., Kara, B., Aydın, S. N., Sıddıkoğlu, E., Albayrak, B., & Erginöz, E. (2025). Are depression, quality of life and life satisfaction associated with internet addiction? A cross-sectional study among Turkish university students. BMC Psychiatry, 25, 644. https://doi.org/10.1186/s12888-025-07097-4

Şahin, L., Ersöz, H. Y., Demir, İ., Kocakaya, M. E., Akgül, O., & Bükey, A. M. (2023). The relationship between cause and effect dimensions of young people’s being “Not in Education, Employment, or Training (NEET)” in Turkey. Sustainability, 15(21), 15274. https://doi.org/10.3390/su152115274

Tosyalı, F. (2018). A brief review on the effects of violent media on youths. Muhakeme Dergisi, 1(2), 85–93. https://doi.org/10.33817/muhakeme.458913

Tutan, S. N., Gürel, M., Karaman, H., & Yaman, Ö. M. (2025). Yurtdışı merkezli kamu yayıncılarının YouTube’da gençlere yönelik hazırladıkları Türkçe içeriklerin analizi. İstanbul Gelişim Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 12(2), 551–570. https://doi.org/10.17336/igusbd.1506818

TÜİK. (2023). Hanehalkı bilişim teknolojileri kullanım araştırması. Türkiye İstatistik Kurumu. https://data.tuik.gov.tr

Twenge, J. M. (2017). iGen: Why today’s super-connected kids are growing up less rebellious, more tolerant, less happy—and completely unprepared for adulthood. Atria Books.

Twenge, J. M., Baumeister, R. F., Tice, D. M., & Stucke, T. S. (2001). If you can’t join them, beat them: Effects of social exclusion on aggressive behavior. Journal of Personality and Social Psychology, 81(6), 1058–1069. https://doi.org/10.1037/0022-3514.81.6.1058

Ulutaş Deniz, E., & Eren, R. (2024). Social media addiction, depression and life satisfaction in Turkish pharmacy students: A correlational study. Pharmacy Education, 24(1), 311–321. https://doi.org/10.46542/pe.2024.241.311321